BELİRSİZLİĞE TAHAMMÜL: CEVABI OLMAYAN SORULARLA NASIL YAŞARIZ?
İnsan zihni, boşlukları doldurmak üzere evrilmiştir. Eksik bir bilgi, yanıtsız bir soru ya da sonucu henüz belli olmayan bir süreç; beyin için yalnızca bir bilinmezlik değil, aktif olarak çözülmesi gereken bir problemdir. Bu nedenle belirsizlik, pek çok kişi için soyut bir rahatsızlıktan çok somut ve bedensel bir gerilim olarak da yaşanır.
Nörobilim bu deneyime oldukça net bir açıklama getiriyor. Belirsizlik algılandığında beyin, tıpkı fiziksel bir tehdit karşısındaki gibi alarm sistemlerini devreye sokar. Yapılan araştırmalar insanların bazı durumlarda olumsuz bir sonucu beklemek yerine belirsizliği daha stresli bulduğunu ortaya koyuyor; zira bilinmezlik, zihnin hazırlık yapmasını engelliyor. Başka bir deyişle, beyin "kötü ama kesin" bir habere, "iyi de olabilir, kötü de" belirsizliğinden daha kolay adapte olabiliyor.
Kontrol İhtiyacı ve Sınırlar
Belirsizlikle başa çıkmanın en yaygın yollarından biri, kontrolü ele geçirmeye çalışmaktır. Daha fazla bilgi toplamak, seçenekleri analiz etmek, olası senaryoları önceden hesaplamak vb. Bunların hepsi, zihnin belirsizliği yönetme girişimleridir ve belirli bir noktaya kadar da işlevseldir. Ancak psikoloji literatüründe "belirsizliğe tahammülsüzlük" olarak tanımlanan bu eğilim, aşırıya kaçtığında karar felcine, kronik kaygıya ve dikkat dağınıklığına yol açabilir. Duygusal düzenleme alanındaki çalışmalarıyla tanınan psikolog Susan David'in vurguladığı bir nokta bu bağlamda dikkat çekicidir: Olumsuz duygulardan ve belirsizlikten kaçınmaya çalışmak, çoğu zaman onları daha da güçlendirir. David'e göre gerçek psikolojik esneklik, her şeyin yolunda gitmesini beklemek değil; gitmediğinde de işlevselliği koruyabilmektir.
Belirsizliğe tahammülü artırmak, pasif bir teslimiyet ya da "her şey yoluna girecek" türünden bir iyimserlik olarak anlaşılmamalıdır. Daha çok, kontrol edemediklerimizi kontrol etmeye harcanan enerjiyi, kontrol edebildiklerimize yönlendirme kapasitesi olarak düşünülebilir.
Bu ayrım, iş dünyasında özellikle kritik bir yer tutar. Hızlı değişimin ve öngörülemeyen koşulların olağan kabul edildiği günümüz iş ortamında, belirsizlikle ilişki kurma biçimi; bireyin ve kurumun hem refahını hem de performansını doğrudan etkiler.
Örgütsel davranış alanında yapılan çalışmalar, yüksek belirsizlik ortamlarında başarılı olan bireylerin ve ekiplerin ortak özelliğinin mükemmel bir öngörüden ziyade; hata ve düzeltme döngüsüne olan toleransları olduğunu öne sürmektedir.
Belirsizliği yönetmede işe yarayan bilişsel stratejilerden biri, durumu iki ayrı alana bölmektir: Şu an için mevcut olan bilgi ve şu an için mevcut olmayan bilgi. Bu ayrım, zihnin sürekli bilinmeyenin peşinde koşmasını yavaşlatır ve elde olana odaklanmayı kolaylaştırır.
Stoacı filozofların "kontrol ikilemi" olarak andığı bu çerçeve, modern bilişsel davranışçı terapinin de temel araçlarından biridir. Epiktetos'un MS birinci yüzyılda yazdıklarının, bugün psikoloji kliniklerinde işlevsel bir müdahale biçimine dönüşmüş olması, belirsizlikle baş etme meselesinin aslında ne kadar köklü ve evrensel olduğunu da gösteriyor.
Sonuç itibarıyla belirsizlik, günümüzde iş dünyasının yapısal bir parçası haline gelmiştir; ortadan kalkmasını beklemek de gerçekçi olmayacaktır. Ancak ona verdiğimiz tepki, büyük ölçüde şekillendirilebilir. Bunu mümkün kılan şey ise; ne sonsuz bir sabır ve tolerans ne de duygulardan arınmış bir soğukkanlılıktır. Daha çok, belirsizliği bir tehdit olarak değil, henüz tamamlanmamış bir bilgi olarak görebilme kapasitesidir. Ve bu kapasite de tıpkı diğer psikolojik beceriler gibi, farkındalıkla birlikte zamanla geliştirilebilir.